Gelenekler ne kadar bağlayıcı?

Örf ve âdetler, gayriresmî bir şekilde hayatımızı düzene sokuyor. “Elâlem ne der?, Ayıplanır mıyım?” gibi sorular silsilesiyle başlıyoruz her işimize. İslâm’a uymayan her örfün taassuptan ibaret sayıldığını unutur gibiyiz.

Salon hınca hınç insanla dolu. Odaların her birinde üzüntüden yorgun düşmüş aile sakinleri var. Ağıtlar, teselliler, birbirine karışıyor. Merhumenin çocuklarıysa acıyla inliyor: “Ne olur cenazeyi eve getirmeyin. Dayanamayız, yapmayın.” Onların ağlamaktan kısılan seslerini kalabalık çabucak bastırıyor: “Olur mu öyle şey yavrum? Acıdan ne dediğinizi bilmiyorsun. Ölü, yuvasında bir gece uyumazsa el âlem ne der?” Cenaze eve geldiğinde acı daha da yükseliyor. Bayılanlar, tansiyonu yükselenlerin her biri bir köşeye yığılıyor. O sırada Kur’an okumak isteyenleri, “Ölünün üzerine toprak atılmadan okumamak âdettir” diye yaşlı bir hanım teyze engelliyor. “Yedi gün yas geleneği sürmezse ölünün kemikleri sızlar.” gerekçesiyle hanede yemek pişirilmiyor. Ahirete yolcu edilenin ayakkabılarını avluya çıkarma âdetini, gül suyuyla odaları dolaşma ritüeli takip ediyor. Tesbihler çekiliyor, anılara geçiliyor. Sıra helvada. Tenzile Koç’un iki evladı, “Misafirlere yemek ikram edilsin ama helva yapmasak...” diye mırıldanıyor. “Bizde helva yapmak sevaptır dinde yeri var. Ölünün helvası yenilmezse mahalleli ayıplar.” homurtularına merhumenin kızı, sitemle karışık şu cevabı veriyor: “Gelenek sizinse cenaze benim. Bize eziyet etmeyin.” Bu alışık olduğumuz cenaze evi manzarası örf ve âdetlerin hayatımızda nasıl yer tuttuğunu açıklamaya yetiyor.

Düğünden cenazeye yemekten giyime hayatın her anını çepeçevre sarıyor örf, gelenek ve âdetler. Kimi hayatımızı renklendirip hayra teşvik ederken kimiyse toplumsal baskı unsuru olarak insanları bunaltıyor. Yoksula imece usûlü ev kurmak, cenaze evine günlerce yemek taşımak, bayram ziyaretlerini hediyelerle süslemek, Anadolu’nun güzel geleneklerinden yalnızca birkaçı. Gelin görün ki, dine ve fıtrata uygun olmadığı halde sürdürülen geleneklerimiz de yok değil. Başlık parası almak, servet dökerek günler süren düğünler yapmak, cenaze evinde helva pişirmek, konu komşunun dudağını uçuklatacak çeyizler hazırlamak, erkek çocuklarına kıymet verip kız çocuklarını göz ardı etmek veya okutmamak, mirasta kadınlara pay vermemek gibi birçok yanlı ve yanlış âdet uygulanmasa sanki kıyamet kopacakmış sanılıyor. Geleneklere ters düşmemek için ibadetleri aksatacak kadar merasim, ziyaret ve ağırlamaya vakit harcamak da bu yanlış algının bir sonucu. Kültürel alışkanlıklarımızı vazgeçilmez kılan hiç şüphesiz toplumsal baskılar. Zaten aklımıza yatmasa da “Elâlem ne der?” diyerek kabul etmiyor muyuz birçoğunu? Nitekim Psikolog Sümeyra Akkor da, geleneklerin her koşulda sürdürülmesini toplumsal baskılara bağlıyor. Çünkü örf ve âdetlerimizi sırf aklımıza yatmadığı için reddetmek öyle zannettiğimiz kadar kolay değil. Akkor’a göre toplumumuzda bunlar hâlâ ilk günkü gibi katı geçerliliğini koruyor: “Ananeler, bizi birbirimize yaklaştıracak, benzerliklerimizi artıracak köprülerdir. Kişiler arası iletişimi geliştirebilir geleneklerimiz. Fakat çoğu zaman, ırkçılık, önyargı ve egoizm, örf ve âdet adı altında sürdürülüyor.”

Efendimiz’in yaklaşımı

Yanlı ve yanlış geleneklere karşı ilk köklü mücadeleyi veren Rahmet Peygamberi kâinatı nurlandırmadan evvel bütün çocuklar yetimdir. Zira kız çocuklarını diri diri toprağa gömmenin adıdır gelenek. Babanın çocuklarını sevmesi ayıplanır.

Bir defasında Nebiler Nebisi, gözünün nuru torunu Hasan’ı öpüyordur. Bunu gören Akra b. Habis, “Siz çocukları öper misiniz? Benim on çocuğum var hiçbirini öpmedim.” der. Bu sözler üzerine Beyan Sultanı Efendimiz, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz!” buyurur. Yine bir gün O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelen biri, “Siz çocukları öper misiniz? Biz öpmeyiz.” dediğinde benzer bir ifadeyle karşılaşır: “Allah senin kalbinden merhameti kaldırdıysa ben ne yapabilirim?” Âlemlerin Sultanı’nın mübarek hayatına baktığımızda kökleşmiş birçok yanlış algıyı yıkan benzer örneklere rastlıyoruz. Zira Efendimiz, ümmetinin sosyal hayat, inanç ve iradesine yeni bir ruh veriyor. Müminleri çürümüş köklerinden arındırıp onlardan yeni bir fıtrat filizlendiriyor ve Asr-ı Saadet’i yaşatıyor. Hiç şüphesiz Arap Yarımadası’nı saran bu çürümüş köklerse cahiliye örf ve âdetleri. Ancak bugün hem O’nun hayatındaki uygulamalar hem de fıkıh ilminin esasları önümüzde durduğu halde geleneklerle ilgili kafa karışıklığı yaşıyoruz. Çünkü din ile âdetler birbirine girmiş durumda. Hatta neyin mükellefin sorumluluğu, neyin geçmişten gelen alışkanlıklar olduğunu karıştırdığımızı söylesek abartmış olmayız. Bu bakımdan meselenin fıkhî yönünün etraflıca incelenerek, sınırların belirlenmesi elzem.

İslâm’a uygun olmayan örf yaşatılamaz

Büyüklerin kulağımıza küpe yaptığı tutum ve davranışların, ne kadar bağlayıcı olduğunu hukukla ilişkisinden anlayabiliyoruz. Şöyle ki bugün hayatı düzene sokan yasaların dayanakları elbette örf, anane ve âdetlerimiz. Bu çerçevede üzerinde durmamız gereken nokta, İslâm’ın değer yargılarıyla bağdaşmayan uygulamalara nasıl yaklaşmamız gerektiği. Meselenin fıkhî yönünü 29 Mayıs Üniversitesi Rektörü ve İslâm Hukuku Profesörü İbrahim Kafi Dönmez’e danışıyoruz. Dönmez, öncelikle gerek Kur’an-ı Kerim gerekse Hz. Peygamber’in hayatına baktığımızda geleneklerin sosyal bir gerçeklik olarak karşımıza çıktığını hatırlatıyor. Diğer yandan İslâm’ın değer yargılarıyla bağdaşmayan örflerin geçersiz olduğu üzerinde duruyor. Ona göre bu çerçevede gelenekleri yok saymak da onlara körü körüne bağlanmak da dinin ölçüsüne ters düşüyor: “İslâm’ın ilk muhatabı olan toplumda yaşayan örfleri dikkate aldığı, birçok uygulamaya dokunmadığı veya bunlara aynen yahut kısmî değişikliklerle onay verdiği görülür. Ancak İslâm’ın değer yargılarıyla ve getirdiği ilkelerle bağdaşmayan örf ve toplumsal alışkanlıklar konusunda ya tedricilik yöntemi izlenir ya da uygun olmadığı durumlarda doğrudan değişiklik yapma yoluna gidilir.”

İslâm Ansiklopedisi’nde bu konuyu bütün yönleriyle ele alan Prof. Dr. Dönmez’e göre her ne kadar geleneklere sıkı sıkıya bağlı olsak da, bizim anladığımız manada koşulsuz bir örfe bağlılık dinimizce söz konusu değil. İlahî Beyan’da iki ayet-i kerimede geçen örf, ‘iyilik-maruf’ anlamında kullanılıyor. İtikadi mezhebimizin kurucusu İmam-ı Matürîdî, buradaki örfü insanın yaratılıştan getirdiği özelliklerinin ona telkin ettiği görevler olarak açıklıyor. Öte yandan fakihler genellikle ‘urf’ ve ‘ma’rûf’ kelimelerini içeren âyet ve hadislerde konuya doğrudan bir atıf bulunmadığını bildiriyor. Dolayısıyla imanı kuvvetlendirmeyen, kardeşliği pekiştirmeyen uygulamaları gözü kapalı benimsemek uygun görülmüyor. İbrahim Kafii Dönmez, örflerle ilgili sünnetteki en önemli delile ise “Müslümanların iyi gördüğü Allah katında da iyidir, onların kötü gördüğü Allah katında da kötüdür.” hadisini gösteriyor. Buradan inancımıza ters düşen fiilleri dinimizin zaten örf kabul etmediği sonucu çıkıyor.

“Kadim geleneklerimizin toplumsal hayattaki yeri nedir?” diye sorarsanız, Dönmez şu izahı yapıyor: “Kitap ve sünnetteki düzenlemelerin sınırlı olması sebebiyle bazı fakihler örflerle içtihat etmenin kaçınılmaz olduğunu savunur. Toplumun ihtiyaçlarına kayıtsız kalınamayacağını ve üretilecek çözümlerin başarısının sosyal gerçeklikle uyumuna bağlı olduğunu ifade eder. Bu sebeple fakihler, İslâm’ın iki ana kaynağı Kur’an ve sünnetin toplumsal realite karşısındaki tavrına uygun olan örfleri değiştirmemiştir.” Ancak fakihler, örfleri dikkate alırken, İslâmiyet’in evrensel karakterini yani değişik kültürlere sahip toplumlara hitap etme özelliğini de göz önünde bulunduruyor. Böylelikle fıkıhçıların dinimizin genel ilke ve yöntemleri çerçevesinde kendi metodolojilerine uygun düşen örf ve âdetleri, çok sayıda fıkhî hükme dayanak kıldıkları anlaşılıyor.

Örf ve âdetin dinden sayılması dindar algımızı baltalıyor

Kur’an-ı Kerîm’de iki geleneğe işaret ediliyor. Bunlardan ilki uyulması, tamamlanması ve devam ettirilmesi istenen peygamberler geleneği, diğeri ise terk edilmesi ve değiştirilmesi istenen atalar geleneği. Bizim burada İslâm’ın ruhundan neşet etmiş prensiplere uyum sağlayan ananelerle dinî ilkelere tamamen ters düşenleri ayırmamız önem arz ediyor. Hal böyleyken birçok gelenek dinî gereklilikmiş gibi koşulsuz kabul ediliyor. Hatta daha acısı akla uygun olmayanlar İslâm’ın emri gibi sunuluyor. Sinemadan diziye, edebiyattan gündelik hayata kadar pek çok alanda bu kasıtlı algının tezahürlerini görmek mümkün. Sözgelimi, her sezon oynayan dizilerin en az birinin senaryosunda, ailesinden şiddet gören ya da töre kurbanı bir genç hanımın babası dindar bir profil çiziyor ne yazık ki. Örflerin toplumdaki yansımalarını İstanbul Müftülüğü’nün aile irşat çalışmaları dolayısıyla yakinen bilen Eyüp İlçe Vaizesi Salime Eken’e sorduk. Eken, bazı örf ve âdetlerin dindenmiş gibi algılanması ve yaşanmasının, dinî yaşantı ve dindar algısına büyük zarar verdiğini düşünüyor. Buna en bariz örnek olaraksa kan davasını gösteriyor. Nitekim İslâm, insan öldürmeyi haram kıldığı halde kişiler yaptıkları kıyımları, “Bizim Kitabımız’da böyle, bunun hesabını görmek bizim işimiz.” tarzındaki ifadelerle haklı çıkarmaya çalışıyor. Ayrıca bu hastalıklı durumu dinî anlayışla ilişkilendirip bir katili sözde ‘dindar kahraman’a dönüştürüyorlar. Vaize Eken’e göre toplumun namus anlayışında da din zannedilen örfler hakim: “Namus kavramını aslında örften oluşturan ve neredeyse sadece kadınla ilintileyen anne-babalar aynı haramı işleyen erkek evladı için sevinip böbürlenirken kız evladı için üzüntü duyup zül hissedebiliyor.” Ayrıca miras payları dinî hukukta karıştırılamayacak kadar net bir şekilde ayrılmışken örf ve gelenek, çok sert bir şekilde “Bizde böyle; böyle gördük, böyle biliriz.” diye kendi değer yargısını eleştiriye bile açtırmaksızın hakim kılmaya çalışıyor maalesef. Salime Eken’in örf olan başlık parasını farzmış gibi algılayanlara bir de sorusu var: “Peki neden İslâm hukundaki önemine rağmen mehir hâlâ pratik kazanmıyor?” Zira dinimizde başlık parasının esamesi okunmuyor. Ama mehir şartını yerine getirmeden kıyılan nikâh, geçerli olmuyor.

Geçmişten günümüze gelen örf ve âdetlerimizin birçoğunun kültürel kodlarımıza yerleşerek toplumsal kaynaşmayı sağladığı bir gerçek. Düğünlerde mahalleleyi bir araya getiren Halil İbrahim sofraları, dünyaya gelen minikler için kesilen akika kurbanları, bayramlaşma, çocuklara bayramlık alma, kına gecesi, aşure dağıtma gibi daha nice âdetlerimiz bizi biz yapan değerlerimiz elbette. Fakat din kaynaklı olarak algılanan ve sadece toplumsal baskı olarak dayatılan üstelik dinen sakıncalı olan örfleri sürdürmek ne derece doğru? Sanıyoruz ki bize külfet olmaktan başka işe yaramayan, ibadetlerimizi aksatan hatta namus veya kan davası uğruna kişilerin dünya ve ahiret hayatını mahveden örflerden kurtulmak için temel din eğitim ve öğretiminin zamanında ve sağlıklı biçimde verilmesi gerekiyor. Zaten İslâm’ın kulaktan dolma, bölük pörçük beyanatlarla öğrenilmesi(!) dinle örfün karıştırılmasının başlıca sebebi. Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, sadece örf ve âdetlerin dinin önüne geçmesi değil, vahim hataların engellenmesi için de sağlam bir manevî temele ihtiyaç duyduğumuzu nazara veriyor: “Müslüman’ın dinle ilgili kırmızı çizgileri denebilecek hususlar, erken dönemde, geniş zamana yayılmadan ve berrak bir biçimde öğretilmeli. Bu, daha sonra onların üzerine bina edilecek unsurların ve verilecek emeklerin zayi olmaması açısından oldukça önemli.”

Peygamber’in sünnetinden Anadolu geleneğine

Anadolu insanı asırlardır İslam din ve kültürüyle yaşıyor. Bu sebeple geleneklerin dayanağının sünnete dayanması kaçınılımaz. Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr Ali Çolak sünnete dayanan gelenekleri şöyle sıralıyor:

Düğünlerin üç gün sürmesi; süt kardeşle evlenmemek; adak ve akika kurbanları; düğünlere sözlü davette bulunmak ve hediyelerle mukabele etmek.
SÜHEYLA SANCAR

Yeni yorum gönder

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.